YÜZÜ GÜLMEYEN NESİLLER

YÜZÜ GÜLMEYEN NESİLLER

CS

Cemal Satılmış

7 Haziran 2026

YÜZÜ GÜLMEYEN NESİLLER

Bir Toplumun Çocuklarına Yazılan Ağıt

Anadolu'da bir child dünyaya gelir. Bazen fakir bir evde, bazen toprak damlı bir köyde, bazen devletin hiç uzanamadığı bir kasabada.

O çocuk büyür. Ama yüzü gülmez. Bu bugünün hikâyesi değildir. Bu — yüzyılların hikâyesidir.

I. SAĞIN VE SOLUN KURŞUNLARI ARASINDA BÜYÜMEK

1970'lerin sonunda bu topraklarda bir çocuk olmak, ölümün her köşede beklediği bir dünyada büyümek demekti. Sağ ve sol arasındaki siyasi çatışma; üniversite koridorlarını, mahalle kahvelerini, okul bahçelerini kan gölüne çevirdi. Yüzlerce genç hayatını kaybetti. Bunların büyük çoğunluğu henüz yirmi yaşını bile görmemişti. Ne sağdaydılar ne solda — çoğu yalnızca vardı. Çoğu yalnızca büyümeye çalışıyordu.

Bir kurşun sol yakasından girdi.
Bir kurşun sağ yakasından.
İkisi de aynı bedeni deldi.
İkisi de aynı anneyi yaktı.

O dönemin çocukları; cenazelerin arasında oyun oynadılar, sloganların gölgesinde ders çalıştılar. Devlet bu çocuklara güven değil, korku öğretti. Ve o korku — kuşaktan kuşağa geçen sessiz bir miras olarak bugün hâlâ yaşamaktadır.

II. DAĞ YOLLARINDA KAYBOLAN GENÇLER: PKK VE BİNLERCE ŞEHİT

1980'ler ve 90'lar, güneydoğu Anadolu'da bambaşka bir yas getirdi. PKK terör örgütünün başlattığı silahlı çatışma; hem askerlerin hem sivillerin hem de dağa çıkmaya zorlanan ya da kandırılan gençlerin hayatını söndürdü. Binlerce asker şehit düştü. Binlerce genç, kendi iradesiyle ya da irade dışı biçimde bu çatışmanın içine çekildi ve geri dönemedi. Köyler boşaltıldı. Aileler yerinden edildi. Çocuklar gecekondu mahallelerine sürüklendi — hem köyden hem de devletten kopuk, iki dünya arasında askıda.

Asker olan oğul dağdan inmedi.
Dağa çıkan oğul da inmedi.
Anne iki tarafı da bekledi.
İkisi için de ağladı.
Devlet yalnızca birine şehit dedi.

Bu topraklarda büyüyen bir nesil için ölüm soyut değil. Ölüm — sınıf arkadaşının boş sırasıydı. Komşunun kapısındaki bayraktı. Annenin yıllarca beklediği mektuptu — hiç gelmedi.

III. GEZİ: UMUDUN DUMAN ALTINDA KALMASI

2013 yazında İstanbul'da bir şey oldu. Belki de bu topraklarda uzun süredir olmayan bir şey: Gençler umutla sokaklara çıktı. Ağaçlar için değil yalnızca — bir yaşam alanı, bir nefes, bir ses hakkı için. Gezi Parkı direnişi; Türkiye'nin pek çok şehrinde milyonlarca insanı kapsayan bir sivil uyanışa dönüştü. Ve devlet, bu uyanışa biber gazıyla, tazyikli suyla, plastik mermiyle ve tutuklamalarla karşılık verdi.

Ağaç kesmek istediler.
Gençler beden oldu ağacın önünde.
Devlet genci de kesti.
Ne ağaç kaldı ne de genç.

O yaz pek çok genç ilk kez gözaltına alındı. İlk kez cop yedi. İlk kez biber gazıyla boğuldu. Ve ilk kez şunu öğrendi: Bu ülkede var olmak — bazen bedel ödemek demektir. Gezi'nin ardından açılan davalar yıllarca sürdü. Hayatının baharındaki insanlar; yargı koridorlarında, bekleme salonlarında, mahkeme kapılarında soldu. Bazıları bugün hâlâ yargılanıyor.

IV. 15 TEMMUZ'UN ÇOCUKLARI: SUÇSUZ AMA MAHKÛM

Annesi Babası Tutuklanan Çocuklar

15 Temmuz 2016 gecesi bu ülkede binlerce aile paramparça oldu. Ama biz hep yetişkinleri konuştuk. Asla tam anlatamadık — o gece en çok çocuklar kırıldı. Annesi gece yarısı gözaltına alındığında ne düşündü o çocuk? Kapı çarpıldığında, seslerin kesildiğinde, sabahlara kadar uyuyamadığında? Okula gittiğinde arkadaşları bakışlarını kaçırdığında? KHK ile ihraç edilen on binlerce kamu görevlisinin çocukları; hem yoksulluğu hem damgayı hem de ebeveyn yokluğunu aynı anda yaşadı. Psikoloji bunu "bileşik travma" olarak tanımlar. Bu çocuklar için bu yalnızca bir terim değil — her gün yaşanan bir gerçeklikti.

Babam nerede diye sordu çocuk.
İçeride dediler.
Ne zaman çıkacak diye sordu.
Sustular.
Çocuk o günden sonra sormayı bıraktı.
Ama beklemeyi bırakamadı.

Meriç'in Soğuk Sularında Kaybolan Çocuklar

Bir de böyle çocuklar oldu: Meriç'e geldiler. Bazen aileleriyle, bazen yalnız. Küçük şişme botlara bindiler — içlerinde ne vardı biliyor musunuz? Umut. Ve korku. Ve gidecek başka bir yer olmadığının bilgisi. Bazıları karşıya geçti. Yeni bir hayata, bilinmeze, yabancı bir dile ve yabancı bir soğuğa. Bazıları ise geçemedi. Meriç'in soğuk suları, bu çocuklara mezar oldu. Onların isimleri hiçbir zaman yeterince anılmadı. Onlar; istatistik oldu, kayıp oldu, sessiz rakam oldu. Ama her biri bir çocuktu. Her biri birinin en büyük umuduydu.

Bot sallandı.
Su soğuktu.
Çocuk tutundu.
Sonra — tutunacak bir şey kalmadı.
Meriç aktı.
Dünya döndü.
Kimse sormadı adını.

Müebbetle Büyüyen Gençler: Askeri Öğrencilerin Dramı

Bir de şunlar var: Harp okullarında okuyan gençler. Üniformayı vatan sevgisiyle giydiler. O gece emir aldılar — ve o emrin ne anlama geldiğini tam kavrayamadan tarihin içinde kaldılar. Bir kısmı henüz 17-18 yaşındaydı. Bugün ağırlaştırılmış müebbet cezasıyla cezaevinde. Onların büyük bölümü karar almadı, komuta etmedi. Emir aldı.

Üniforma giydim vatanım için dedi.
Vatan kapıyı kapattı.
Anahtar kırıldı içeride.

V. SÜRGÜNÜN ÇOCUKLARI: KÖKSÜZ BÜYÜMEK

Bir de sürgün var. KHK ile ihraç edilenlerden binlercesi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Çocuklarını da götürdüler — ya da geride bıraktılar. Her ikisi de ayrı bir yıkımdı. Yabancı bir ülkede, yabancı bir dilde, yabancı bir soğukta büyüyen bu çocuklar; ne tamamen oraya ait hissedebildi ne de buraya. İki dünyanın arasında, bir kökü koparılmış ağaç gibi büyüdüler.

Hangi dilde ağlayacağını bilemez oldu çocuk.
Türkçe ağladığında kimse anlamadı.
Yabancı dilde ağladığında kendisi anlamadı.
Sustu.
Suskunluk — iki dilin de anlayabildiği tek şeydi.

Bu çocuklar bugün büyüdü. Kimisi üniversitede. Kimisi iş hayatında. Ama içlerinde hâlâ o soru var: Nereye aitim? Ve o soruyu soran her çocuk — aslında bir toplumun cevap vermediği bir adaleti soruyor.

VI. KAPANIŞ: BU SES KALSIN

Bu belge bir suçlama değildir. Bu belge — bir tanıklıktır. Sağ-sol çatışmasında kurşuna giden gençlerin tanıklığı. Dağlarda kaybolan gençlerin. Gezi'de cop yiyenlerin. 15 Temmuz gecesi annesi babası gözaltına alınan çocukların. Meriç'te boğulanların. Müebbetle mahkûm edilenlerin. Ülkesini terk etmek zorunda kalanların. Bu topraklar, çocuklarına her nesilde yeniden borçlandı. Ve bu borç — hâlâ ödenmedi.

Anadolu'nun yüzü yıllardır gülmüyor. Bu topraklar çok şey gördü. Ama çocukları — çocukları hep en ağır bedeli ödedi.

Bu ses onlar için yükseliyor. Bu ses — kalıcı olsun.

Back to blog