Acılar Neden İnsanları Birleştirmiyor?

Acılar Neden İnsanları Birleştirmiyor?

Acılar Neden İnsanları Birleştirmiyor?

Ümit Öztürk, 5 Haziran 2026

Bazı hadiseler vardır ki, olup bitti sanılır; oysa bitmezler. Zamanın içinden süzülerek büyür, genişler, insanın zihninde başka başka odalara yerleşirler.

Bir acı, kendi mekânında durmayı bilmez; taşar, çoğalır, hiç hesapta olmayan tartışmaların içine karışır. Ve o an, acı artık acı olmaktan çıkar; bir anlam kavgasının, bir güç mücadelesinin ham maddesi hâline gelir.

Mağduriyet, insanın hak arayışının en çıplak hâlidir aslında; fakat bir davanın haklılık üretme aracına dönüştürüldüğünde, kendi mâsumiyetini kaybeder.

İnsanın en savunmasız ânı, bir anda başkalarının elinde eğilip bükülen bir nesneye dönüşür. Maraş’ta bir babanın feryaadı, bir annenin gözyaşı; bunlar, insanın içini kavuran sahnelerdir.

Ama zaman, acının üstüne başka katmanlar örüyor; yorumlar, niyet okumalar, siyasi hesaplar… Derken o saf acı, kendi rengini kaybediyor.

Toplumun farklı yerlerinden yükselen dayanışma sesleri bile, olayların sunuluş biçiminin gürültüsü içinde kayboluyor.

Birileri sessizce “yanındayız” demeye çalışıyor; fakat bu ülkede sessizlik bile yanlış anlaşılabilir bir lüks hâline geldi. Sanki herkes birbirine yaklaşmak istiyor ama kimse ilk adımı atmaya cesaret edemiyor.

Oysa yaşanan trajedi, tek bir sebebe indirgenemeyecek kadar çok katmanlıydı; aileden eğitime, sosyal çevreden psikolojiye uzanan bir zincirin halkasıydı.

Ama biz, yine en kestirme yolu seçtik; acıyı kimlik tartışmalarının içine attık. Bir çocuğun hayatı, bir ailenin yıkımı, bir toplumun yarası… Hepsi, tarafların hizip kavgasında birer işaret fişeğine dönüştü.

Böyle olunca Maraş’ta yaşanan acı, anlaşılmaya çalışılan bir trajedi olmaktan çıktı; tarafların algı savaşında kullanılan bir malzemeye dönüştü. Bir süre sonra kimse “Ne oldu” diye sormadı; herkes “Kime yaradı” diye sordu.

Acının kendisi unutuldu; geriye sadece acı üzerinden yürütülen hesaplar kaldı. Mağduriyet, bir tür meşruiyet sermayesine çevrildi. Bu da toplumdaki zaten kırılgan olan güven duygusunu iyice inceltti.

İnsanlar birbirine daha temkinli, daha kuşkulu, daha mesafeli bakar oldu. Sanki herkes, herkesin gölgesinden bile ürker hâle geldi. Türkiye’de “itibar damgalaması” dediğimiz şey, artık bir korku duvarı gibi insanların üzerine çökmüş durumda.

En temel insani vazifeler bile tereddütle yapılır oldu; bir taziye, bir empati, bir başsağlığı… İnsan, insanlığını göstermekten çekinir hâle geldi.

Merhamet bile fişlenebilir bir davranışa dönüştü. Olaylara tek tek değil, kategoriler üzerinden bakma alışkanlığı da bu tabloyu ağırlaştırıyor. Maraş’taki hadise, insanların eski korkularını, eski önyargılarını yeniden uyandırdı.

Bir kez daha herkes kendi kabuğuna çekildi; kimse kimseye yaklaşmaya cesaret edemedi. Toplum, birbirine dokunmaktan ürken bireylerin kalabalığına dönüştü.

Farklı hayat felsefelerine sahip insanlar, toplumsal sorumluluklarını yerine getiremez hâle geldi. Kimi susmayı tercih etti, kimi konuşmayı; ama her iki tercih de birilerini rahatsız etti. Sanki bu ülkede doğru olan hiçbir şey yok; yanlış olan her şey var.

Cemaat çevresinde de benzer bir kırılma var: Bir kesim, güvenli alana geçenlerin geride kalanlara sosyal medya üzerinden daha fazla destek olması gerektiğini savunuyor. Bir başka kesim ise bu söylemlerin geride kalanları daha da yalnızlaştırdığını düşünüyor. Bu tartışma, dayanışmanın ne kadar ince bir çizgi üzerinde durduğunu gösteriyor.

Sanki herkes aynı acının etrafında dolaşıyor ama kimse aynı dili konuşamıyor. Dil sertleştikçe tepkiler tekrar ediyor; tekrar ettikçe bir reaksiyon döngüsü oluşuyor.

Bu döngü kırılmadıkça da kutuplaşma derinleşiyor.

Mesele, acıların çokluğu değil; acıların etrafına ördüğümüz duvarlar. İnsanlar birbirine yaklaşmak istiyor ama duvarlar izin vermiyor.

Bu yüzden olayları yeniden insani bir zemine çekebilecek bir bakış açısına ihtiyaç var. Barış dili artık bir temenni değil; toplumsal bir zorunluluk.

Çünkü suçlamalar arttıkça ortak alan daralıyor; ortak alan daraldıkça güven zayıflıyor; güven zayıfladıkça insan kendini daha yalnız hissediyor. Yalnızlık, bu toplumun en ağır yükü hâline geldi.

Toplumsal çözüm, kimlikler üzerinden değil, ortak bir adalet duygusunun üzerinde yükselebilir. “Biz” olmak, aynı düşünmek değildir; farklılıklarına rağmen birbirinin acısını görebilmek, ona sırt çevirmemektir.

Bir toplumun gücü, ne kadar aynı düşündüğünden değil; ne kadar birbirini duyabildiğinden anlaşılır. Duyabilmek, belki de en çok kaybettiğimiz şey budur.

Acılar bizi birleştirmiyorsa, sebebi acıların çokluğu değil; acıların etrafına ördüğümüz duvarlardır.

Ve bu duvarları aşmanın yolu, yeniden dinlemeyi, yeniden anlamayı ve yeniden birlikte düşünebilmeyi seçmektir.

Belki de bütün mesele, yeniden insan olabilmeyi hatırlamaktır.

Zurück zum Blog